Site icon Victory Dergi

Oğuz Atay: İyi Şeyler Birdenbire Olur!

Hayat çok karmaşık bir süreç gibi görünse de aslında hiç öyle değildir. Doğduğumuz andan itibaren en temel ihtiyaçlarımız anne, baba ve aile efradı tarafından eksiksiz yerine getirilir. Ağlamakla başlayan serüvenimizin en sevimli adımlarını erken dönemlerimizde atarız. Pek ihtiyacımız olmamasına rağmen ufak jest ve mimikler ediniriz ki bizim için binbir çile çeken ailemiz, bizden bir geri dönüş alabilsin. Sonra büyürüz; büyümek, âşık olmakla merak etmek arasındaki tüm boşluğun tanımıdır. Kendimizi tanımaya başladığımız andan itibaren dur durak bilmeyen bir döngünün içine gireriz. Oyun oynarız mesela, üzülür veya arkadaş ediniriz. Hayatı tanımaya başlamanın bir numaralı kuralı ise bir yerlerden düşmektir. Düşeriz…
Biraz daha büyüyünce de okul, iş gibi aktivitelerle bir hayat edinmeye çalışırız. Büyümek, hayatımızdaki son perdedir. Sonra geriye doğru gitmeye başlar her şey… Ve, kaçınılmaz son. Ölüm! Ölümün ne olduğu konusunda çeşitli tevatürler etrafta dolaşmakla birlikte çok net şekilde bir yok oluş olduğunu söyleyebilmek mümkündür. Yoklukla başlayan hayat, yine yoklukla sona erer.

Ölümsüzlük

Bazılarımız için durum bu kadar basit değildir. Büyüme serüveninin bir yerinde normal olanlardan yolları ayrılır onların. Başka, bir akıntıya kapılırlar. Zihinleri açılmaya başlar. Ve, işte ölümsüzlük tam burada başlar. Milattan önce bilmem kaçıncı yüzyılda başlayan insanoğlunun sihirli aracı olan yazının büyüsü kağıda akar. Herkesten bahsetmiyorum yanlış anlamayın lütfen beni. Çünkü, her yazı bir yazı değildir. O yolları ayrılanlar bir farklı yazarlar. Bu yazının konusu da ayrı yollara sapan biri hakkında olacak sevgili okuyan; benim de sık sık kalıplarını kullanmaktan gurur duyduğum, Diconnectus Erectusların piri, tehlikeli oyunlar oynarken korkuyu bekleyen sevgili yazar; Oğuz Atay!

Anlaşılamamak

Şu an hayatta olmamasına rağmen yaşayanlardan biridir Oğuz Atay. Eğer, hayatta olup bu yazıyı okusaydı, genç arkadaşım beni biraz abartmış gibi; mütevazı bir düşünce ve yüzündeki hafif gülümsemesiyle mesajının doğru ulaştığını düşünerek o nefret ettiği uyuma eylemine geçebilirdi. Ama, maalesef sadece ben ve sizin aranızda kalacak bir yazı bu. O halde okuyalım canım insanlar! Yılmak bilmeyen bir şevkle okuyalım.

Önsözlerden ve biyografilerden pek hoşlanmayan sevgili yazarımızı siz daha çok Tutunamayanlar isimli nev-i şahsına münhasır eseriyle tanımaktasınız. Fakat sevgili dergimin bana vermiş olduğu yetkiye dayanarak sizlere şunu sormak istiyorum: “Bir insanı tanımak için tek bir kağıtlar topluluğu yeterli midir?”, “Neye göre okur insanlar ya da ne için okurlar?” Ben yazarı tanımak için okurum mesela. Beyninin derinliklerinde ne düşündüğü çok önemlidir benim için. Hem Atay’ın kendisi de demiyor muydu eserinde: “Kelimeler; albayım, bazı anlamlara gelmiyor.” Yazılan ancak karşınızdakinin okuyacağı kadardır ve anlatılmak istenen şeyler tüm duyguları karşılayamaz ona göre. Bu sözü söyleyen Hikmet Benol da öyledir. Kişisel sıkışmışlığını komşuları ve meşhur Hüsamettin Albayı ile yaptığı derin (!) sohbetleriyle gidermeye çalışsa da her şeyi açıklayamaz. Eski eşi Sevgi ve sevgilisi Bilge’yle hep aynı sorun üzerine gider: “anlaşılamamak”. Peki Hikmet gerçekten anlaşılmak istiyor mudur? İstediğini söylemek derin bir yanılgı olur. Zaten anlaşılmak istemediği için kendince çeşitli oyunlar oynamak istiyordur. Hikmet ne yapmak istiyordur, kendisinden dinleyelim:
“Ben ölmek istemiyorum. Yaşamak ve herkesin burnundan getirmek istiyorum. Bu nedenle Sevgili Bilge, mutlak bir yalnızlığa mahkum edildim. (İnsanların kendilerini korumak için sonsuz düzenleri var. Durup dururken insanlara saldırdım ve onların korunma içgüdülerini geliştirdim.) Hiç kimseyi görmüyorum. Albay da artık benden çekiniyor. Ona bağırıyorum. Bütün bunları yazarken hissediyorum ki, bu satırları okuyunca bana birazcık acıyacaksın. Fakat bunlar yazı Sevgili Bilge; kötülüğüm, kelimelerin arasında kayboluyor.”

Yalnızlık Senfonisi

Mutlak yalnızlığın ve münzeviliğin kuralı budur. Önce anlaşılamadığınızı düşünürsünüz; git gide yalnızlaşır ve bu yalnızlaşmanın sembolünü kendi içinizde yaratma isteğine gidersiniz ve bir kere o anlaşılamama duygusunu tattınız mı artık her şey için çok geçtir. Oğuz Atay içinde aynen böyledir. Anlaşılamamanın yazarıdır o. Korkuyu Beklerken adlı hikaye kitabının girişi olan Beyaz Mantolu Adam bu ikircikliliğin zirve manifestolarından biridir. Yalnızlaşmış ve anlaşılamamış bir adam ne yapacağını bilmeyen bir halde yapılacak tek şeyin denizde kaybolmak olduğunu düşünür. Kim denizde kaybolmak ister ki ya da orada deniz diye betimlenen şey aslında kişinin beyninde yarattığı okyanus olabilir mi? Bilmiyoruz. Çünkü kelimeler bazı anlamlara gelmiyordu sevgili okuyan. Bir çıkış arayan kişinin kaleminden çıkan karmaşık düşünceleri bizler yalnızca okuyabiliriz.

Turgut ile Olric

Peki ya kaybolan arkadaşı Selim’in izinden gidip aslında kendisinin de çoktan kaybolmuş olduğunu anlayan Turgut Özben. Ne için düşmüştür ki yollara? Aradığı şey intihar etmiş arkadaşının sebepleri midir yoksa kendi intiharına mantıklı bir sebep mi? Aslında cevap basit: Selim’in yaşadığı tutunamama duygusunu kabullenemeyen Turgut bu yola çıktığında artık bunu kabullenmeye hazırdır. Tutunamama ve anlaşılamamanın tarihine yaptığı yolculukta onu aşkın bile kurtaramayacağını anlar. Zor bir yoldur bu, Oğuz Atay için bile zordur. O yüzden Turgut Özben adlı genç mühendisin kaybolduğu haberlerini gazetelerin hangi sayfasında olduğunu anımsayamamıştır. Turgut’un kendisi de nedenleri hatırlarken ve o nedenlerin içinde çoktan kaybolmuştur. Gördüğü rüyasında: “Bizim için hüküm hep aynıdır. Kısa bir hükümdür: beklediğimiz ve inanamadığımız bir hüküm. Yalnız bizim için çıkarıldığımızı sandığımız, oysa sayısız kopyası olan ve ayrıntılara inmeyen bir hüküm. Biraz para verilince, biraz tatlı davranınca yumuşayan ve gene de aslında hiçbir biçiminin bizim için önemi olmadığını bildiğimiz bir hüküm.”
Hüküm, hem Turgut için hem de Selim için çoktan verilmiştir aslında. Sonunda sonsuzluk hissinin anlamsızlığından kaçan Turgut sığınağı beyninin içinde yarattığı düşünce kölesi Olric’e sığınır. Olric de onu kurtaramaz, çünkü bir kez Tutunamayan olduğunuzu anladığınızda oradan geri dönüş yoktur.

“Ben ölmek istemiyorum. Yaşamak ve herkesin burnundan getirmek istiyorum. Bu nedenle Sevgili Bilge, mutlak bir yalnızlığa mahkum edildim.” – Tehlikeli Oyunlar
Kaybolmuşluk

Oğuz Atay her yazar gibi bir metot benimsemiştir elbette. Hatta TRT’deki bir söyleşisinde Halit Ziya Uşaklıgil’in, bugün yazıldığı tarihten daha çok moda olan ve bağlamının çok dışına taşmış olan Aşk-ı Memnu’sunun kendi tutunamayan tabirinin ilk örneklerinden biri saydığından bahsetmiştir. Kendi duyarlılığına yakın bulmuştur. Onun duyarlılığı nedir peki? (Biliyorum çok soru soruyorum sevgili okuyan ama kabul et lütfen daha önceki yazılarda soruların cevaplarını sana bırakıyordum. Bu sefer mümkün mertebe ben cevaplamaya çalışıyorum.) Onun duyarlılığı doğru anlatabilmekti. Kendi kaybolmuşluğunu, kendi yalnızlığını ve kendi sıkışmışlığını aktarmak istedi. Kurguladığı karakterler ve hikaye içindeki hikayeleri aktarırken çok değer verdiği okuyucusunun kaybolmasını istedi. Bu kayboluş basit bir okuma kaybolması değildi. Bu kayboluş, zihinde yaşanan bir kayboluştu.

Hayat Anlamaktır!

James Joyce’un, Virginia Woolf’un dünyaya tanıştırdığı ve bizde de Ahmet Hamdi Tanpınar’ın mümtaz örneklerini sunduğu “Bilinç Akışı” denilen yazım tekniğini kullandı Oğuz Atay. Bir yazılar bütününü anlamanızı sağlayan şey noktalama işaretleri değildir. Sizin de o yazılar bütünüyle birleşmenizdir. Tutunamayanlar ve Tehlikeli Oyunlar’ın başarısı da burada saklıdır. Hiç tanımadığınız ve hiç tanıyamayacağınız bir insanın beyninden geçen düşünceleri okumak, her zaman yaşayabileceğimiz bir deneyim değildir. O sayfaları okurken tonlamayı da noktalama işaretlerini de vurguları da siz verirsiniz. Artık takip edemediğiniz bir yerde beyninizin sayfalar tarafından teslim alındığını ve aslında orada yazan düşüncelerin artık sizin de kafanızdan geçtiğini hissedersiniz. Hayat anlamaktır. Hiç yaşamamış bir kişinin intiharını başka türlü nasıl anlayabilirsiniz ki… Sadece onun zihnine girmeniz gerekir. Atay’ı özel yapan budur. Sizi kendi benliğinizden koparıp sayfaların esiri olmanızı sağlar.

İyi Bir Şeyler Olacaksa, Olacaktır

Peki bu yazı neden bir spor dergisinin sütunlarını işgal ediyor diye düşündüğünüzü duyar gibiyim. Çünkü bu benim hikayem sevgili okuyan! Yazarlık (insanın kendisine bu sıfatı vermesi ne kadar doğrudur bilmiyorum ama) yapmaya karar verişimin köşe taşıdır Oğuz Atay. Bundan 14-15 sene önce kendisiyle tanıştığımda yazdıkları beni çok etkilemişti. Sanki bir yerlerde konuşan benmişim gibi geldi hep. Kelimeler sanki benim kalemimden çıkmıştı. Bu tabii ki iddialı bir söz olsa da aslında hepimizin yazma sürecini dürtüleyen bir mihenk taşı vardır. Benim mihengim de Tutunamayanlar oldu. Bazı şeylere çok bağlanmamayı hayat mottosu haline getirmiş ve hiçbir şeyin o kadar da abartılmaması gerektiğini her zaman düşünen bana, benim gibi bir insan olduğunu hissettirmiştir sevgili yazar. Hayatı yaşayıp gitmiştir ve işte geriye birkaç söylenmiş söz ile anlaşılmayı bekleyen bir insan bırakmıştır.

“Selim gibi günlük tutmaya başlayalım bakalım. Sonumuz hayırlı değil herhalde onun gibi. Bu defteri bugün satın aldım. Artık Sevin olmadığına göre ve başka kimseyle konuşmak istemediğime göre, bu defter kaydetsin beni, dert ortağım olsun.” – Günlük

Bu kadar umutsuzluğun ve anlaşılamamanın içerisinde hiç mi umut yoktur diye sormak benim de aklıma gelmiştir hep. Çünkü en umutsuz ve en kaybolmaya müsait zamanlarımızda hep bir çıkış yolu ararız. Döngüyü kırmak ve sıkıştığımız o cendereden çıkmak insan olmanın temel dürtülerinden biridir. Sevgili yazar, her ne kadar hep o kaybolmuşluğu vurgulasa da bize aslında basit bir formül de vermektedir: “İyi şeyler birdenbire olur; bu kadar bekletmez insanı. Sürüncemede kalan heyecanlardan her zaman kötü şeyler çıkar. Ya da hiçbir şey çıkmaz.” Diyerek tüm o kaçtığımız şeylerin aslında bir yerde kırılacağını müjdeler. Eğer iyi bir şey olacaksa, olacaktır. Sürüncemeden kaçınınız!

Canım İnsanlar…

Her şeye fazla değer verdiğimiz, hemen her şeyi fanatiklik boyutunda yaşadığımız bu dünyada gerçek olanın anlaşılmak ve var olmak olduğunu anlatmıştır yazar. Her yazarın etkilendiği ve öykündüğü bir yazar vardır. Benimki de anlaşılamadığını ve ne kadar düşündüğünü belirten Oğuz Atay’dır. Hem biz insanlar geri kalanı ne kadar anlayabiliyoruz ki?

Yazılar bitmeye mahkumdur ve bu yazı da elbette bitecektir. Ben de yüksek müsaadelerinize sığınarak yazımı Oğuz Atay’ın kendisinin bitirmesini istiyorum. Belki benim uzun uzun anlatmaya çalıştığım şeyi o daha iyi anlatacaktır:

“Selim gibi günlük tutmaya başlayalım bakalım. Sonumuz hayırlı değil herhalde onun gibi. Bu defteri bugün satın aldım. Artık Sevin olmadığına göre ve başka kimseyle konuşmak istemediğime göre, bu defter kaydetsin beni, dert ortağım olsun. ‘Kimseye söyleyemeden, içimde kaldı, kayboldu dediğim düşüncelerin, duyguların aynası olsun. Kimse dinlemiyorsa beni –ya da istediğim gibi dinlemiyorsa- günlük tutmaktan başka çare kalmıyor. Canım insanlar! Sonunda, bana, bunu da yaptınız.”

Exit mobile version